Sunday, December 7, 2008
Umut Sarıkaya
icim cok sikiliyor.
kafami islatip, cok bol $ortumla di$ari cikiyorum. kimse yok sokakta. bakkalin oraya gidiyorum, kar$isindaki duvarda biraz oturuyorum. gune$ tam tepemde. hava oyle sicak ki bakkala bile kimse gelmiyor. etrafa bakiyorum biraz. bakayim terligi du$urmeden ayagimin en ucuna ne kadar yakla$tiricam diye bir deneme yapiyorum, ayagimi egerek kaydiriyorum. yetmiyor biraz daha kaydirayim diyorum. terlik du$uyor ayagimdan. mecburen duvardan iniyorum. terligi giyiyorum. biraz yuruyup ayagimi savuruyorum. terlik firliyor ayagimdan done done ilerde duruyor. sicak asfaltta seke seke gidiyorum, giyiyorum. bi daha, daha havaya savurarak ucuruyorum terligi, yukselip $ap diye du$uyor yere. devami uzayliyorum terligi, mahalleyi $ap $ap diye inletiyorum. ya$li bi kadin camdan kafasini cikariyor "cocuk git kapinin onunde oyna. gurultu yapma hasta var, hasta" diye kovuyor beni. dokuz ya$indayim, canim cok sikiliyor, hava cok sicak, kimse yok, butun bunlar yetmezmi$ gibi bir de hasta var. icim muthi$ sikiliyor. neyse ki hemen geciyor. eve dogru giderken abimi elinde karpuz dilimiyle goruyorum. "ver lan bir di$" diyorum. vermiyor, git al annemden diyor. eve girmeden kapidan karpuzu alip yanina gidiyorum. bo$ bo$ konu$madan yuruyoruz, "sahile gidelim, denize gireriz" diye tutturuyorum. "ne denizi lan babamin yanina gidiyoruz para alicaz, berbere gidicez" diyor. gazino evimize 20 dakika uzaklikta. 20 dakikadir karpuzlar elimizde, kabugun beyaz kismini bile bitiriyoruz. kagit gibi olan kabuklari atip gazinoya giriyoruz. icerisi balik ve raki kokuyor. geceye hazirlik yapiliyor, icerde hic mu$teri yok. babam kasada hesaplar yapiyor. bizi gorunce dev, uc katli orgun oraya goturuyor. arkalardaki bir masaya oturtuyor. ye$il fasulye, pilav ve kola getiriyor garsonlar. personel yemegini yiyoruz. yedikten sonra babamin yanina gidiyoruz. para veriyor, "berberden ciki$ta dogruca eve gidin, yuzerken filan gormiyeyim sizi" diyor. berbere gidiyoruz. abim "onunki uc numara, benimki amerikan olacak" diyor berbere. ikimizinkini de uce vurup yolluyor bizi eve. kil dolu kafalarimiza $aplata $aplata eve gidiyoruz. yolda arkada$imiz boklu’yu goruyoruz. kirpikleri birbirine yapi$mi$ boklu’nun. "niye gelmediniz lan denize, celik gibiydi su" diyor. "mac vardi" diyor abim. eve dogru yuruyoruz boklu’dan ayrilip. gunler ne kadar uzun 9 ya$indayken, gune$ bir turlu batmiyor. kel kafalarimiz yandikca yaniyor bayiri cikarken, icim cok sikiliyor.
buyudum, babamin yazin kasiyerlik yaptigi ya$a geldim. abim evlendi cocugu oldu, semih, cuneyt futbolu birakali yillar oldu. artik pek fazla gunduz maci yapilmiyor yine de oglen evde oturuyorum. arada bir pencereden kafami uzatiyorum, kavrulan asfaltta sokakta tek ba$ina oynayan cocuk goruyorum. "sktir git lan buradan. git kapinda oyna." diye onu kovuyorum.
Umut Sarıkaya
Wednesday, December 3, 2008
Çekirge Sıçrayışları #1
Sefa,Gokhan ve ben,Sefa'nın evindeyiz kadın dogum sınavından muhtemelen 1 hafta önce.Ben yerde oturuyorum yanımda da Sefa var,Gökhan karşımızda.Ellerimizde de o meşhur not var, öyle bir not ki ezbere bilmeden geçmek pek olası değil eğer şanslı değilseniz.Klasik olarak ben o nota pek bakamamışım, yine de soru,cevap yapıyoruz.Akşam üzeri başladık ama ben bilemedikçe soruları sıkıntı basıyor bana bir yandan da uykum geliyor."Şimdi yatayım da sabah erken kalkar çalışırım" butonum yanıp sönmeye başlıyor.Vakit ilerliyor ben sorulardan bir tek gebelikte diabete hakimim,onu nasıl oluyorsa adım gibi biliyorum ki zaten öğrenilmesi de diğerlerine göre daha kolay.
Birden keşke bana bunu sorsalar diyorum ama sorulmayacağından da adım gibi eminim çünkü sınavın inanılmaz kazık olacağına inancım tam.Biraz daha vakit geçiyor ben pes ediyorum eve doğru yol alıyorum,hava hafiften serin ve benim de acayip moralim bozuk kalan bir haftada nereleri çalışacağımı düşünüyorum onca şeyi nasıl ezberlerim diye hayıflanıyorum.
Eve gelip yatıyorum,derken 1 hafta geçiyor hızlıca.Önce yazılı sınava giriyorum ucundan da olsa geçiyorum onu, sıra sözlü de sabah 08.30 dikildiğim poliklinik kapısı önünde stres ve uykusuzluk içindeyim ama bizim kızların şıklığı ve güzelliği dikkatimden kaçmıyor.Ben de o ince ve güzel kravatımla podyumdayım artık.
Listenin sonlarında benim adım ve içeri 3'er 3'er alıyorlar zaman geçmek bilmiyor,yazılı sınavdan düşük almam nedeniyle içeride beni harcayacaklarından ve bırakacaklarından emin bir şekilde huzursuzca beklemekteyim,yavaş yavaş çıkıyor ilk girenler,kimisi ağlıyor kimisi sevinç içinde, onlara sorulan soruları öğrenerek onları eliyoruz aklımızca bir daha sorulmayacağını düşünerek, bir yerden sonra ben de bırakıyorum notları saat 12.00'yi geçiyor tek tük kalıyoruz artık.Benden önce giren 35 kişiden 5'i kalıyor bile emin şekilde bu sayı artabilir de o an bilemiyoruz.
Zamanı geliyor ben 2 kızla beraber giriyorum içeri,bu arkadaşlarımın yazılı notları gerçekten çok iyi ve formaliteden birer soru soruluyor onlara ama onlar sözlünün de hakkını vererek güzelce anlatıyorlar o soruları ve sıra bana geliyor,hoca bana dönüyor ve;
-"sen de bize gebelikte diabeti anlat"
not:sefa ve gokhan da gectiler.
Tuesday, December 2, 2008
Tylol Hot

Semptomatik tedavi diye bir şey var,bu yaklaşım daha çok yaşam kalitenizi düzeltmeye yönelik bir yaklaşım.Yaşam kalitesi derken birden 2000 dolarlık elbise giyen insanlardan olmayacaksınız elbette ama "fırk fırk" çektiğiniz burnunuz artık akmayacak.Yani hastalığınızın belirtileri özellikle sizi yoran ve rahatsız eden belirtileri azalacak.
Verdim ben de nazal dekonjestanın dibine, parasetamolün dibine rahat ettim şimdi biraz.Gerci birazdan uyku bastırır ama değer buna. Bu bünye ne ilaçlar ne tedaviler yedi kıçı kırık bir virüs mü dağıtacak beni.
Little Miss Sunshine
Anadolu Liseleri'ne ilkokul 5. sınıfta yapılan sınavla öğrenci alınan,ilköğretimin 8 yıl olmadığı yılların son dönemlerinde Eskisehir Kılıçoğlu Anadolu Lisesi'nde eger hafizam yanıltmıyorsa perşembe günleri 8. saatte "kol saati" adı altında bir ders vardı.Şimdi bakıyorum da ne komikmiş bu isim neyse konu bu değil.Neydi peki bu "kol saati" onu anlatmak gerek önce,hani kollara ayrılırdık öğrenciyken çevre, resim, gezi-gözlem inceleme... diye gider bu,işte o kol bu kol.Bu ders saatinde her sınıftan o kolun görevlisi-kolcusu mu demeli artık- ve bir de sorumlu öğretmen gelirdi ve amaçsızca oturulurdu,ilk zamanlarda katılsak da zamanla sınıf camından basketbol oynayanları izlemekten üst sınıflarla futbol oynamaya terfi ettik ve uğramaz olduk o derse.Zaten ne arayan vardı ne soran, o zamanlar pek uyanamamış olsam da bu saatin yeni kızlarla tanışmak için ideal bir ortam olduğunu idrak eder gibiyim şimdilerde.
Yanlış kalmadıysa aklımda ben 6. sınıf ya da 7. sınıftım ama 6 olsa gerek.Bizim kolda,ne koluydu ömrümün sonuna kadar düşünsem gelmez aklıma ki pek bir önemi de yok,üst sınıflardan bir kız ve tahmin ettiğiniz gibi bir de çocuk vardı.Ben bu iki karakteri de sadece ismen tanıyorum ve uzaktan gözlemlemekteyim o zamanlar.Aklımda kalan kadarıyla çocugun bu kıza afinitesi hayli yüksek, kızın tavrı neydi tam hatırlamasam da cok güler yüzlü bir kız olduğu kalmış aklımda.
Gel zaman git zaman iş oluyor sanırım ama cocuğun uğraşları da gözümün önünde,bahsettiğim yıllarda cep telefonu,caldırma,mesaj atma gibi kavramlar oldukça uzak bize,o zamanlar da cepte -varsa-biraz para ve anahtar sadece.Çocuk bir gun kıza "ben arayacagım şimdi annen açacak bir sürü tantana olacak,o kim falan diye soruşturacak" demişti galiba.
Yine gel zaman git zaman derken bu arkadaşların arası oluyor.Hayat devam ediyor,günler geçiyor 8. sınıf sonunda ben okuldan kanatlanıyorum,ortaokuldan görüştüğüm insan sayısı 2-3 onlarla da yolda,sağda solda karşılaşıyoruz.Lise bitince de taa ki facebook çıkana kadar ortaya görmüyorum kimseyi pek.
Eskişehir'de cumartesi akşamları pop müziği son ses veren Neslihan adında bir abla var,oldukça da popüler beni pek sarmasa da maksat muhabbet,arkadaşlarla birlikte olmak adına gidiyorum.Gidebilmek için bazen de rezervasyon istiyorlar yoksa sıkıntı olabiliyor.Bizde de rezervasyon yok ki hayatında rezevervasyonla oturup kalkmış insanlar değiliz zaten.Para kazandırmak için insanlara bir de sıraya mı yazılacağız derim hep, her neyse ablanın sunduğu hizmeti küçümsemek gibi olmasın ve konu da dağılmasın daha fazla,geri dönelim şimdi.Derken arkadaş "dert etme,bizim bir uzak akraba var onlar içeride onların yanına gideriz" diyor,"iyi abi" diyorum her ne kadar sevmesem ve istemesem de insanların başına çöreklenip sıkıştırmayı, onlar eller havaya yaparken umursamazlar zaten diyorum içimden.
Gidiyoruz mekana ve artık içerideyiz sis bulutu ve karanlığın içinden yardırarak buluyoruz masayı ve sahiplerini ama o da nesi: masanın bir ucunda benim kol derslerinden bildiğim bu çift oturuyor,inanamıyorum arkadaşıma soruyorum bunlar kaç yıldır beraber diye o da "cok yıldır" deyince parçalar birleşiyor bende,hafiften bir merhaba ve iyi akşamlar'dan sonra öbür uca çörekleniyoruz biz ama benim aklım hala bu çiftte çünkü hayretler içerisindeyim halen, nasıllar,vay be..ler uçuşuyor kafamın içinde.Nereden baksan 10 yıl bu dahası sözlü olduklarını öğreniyorum,artık ne son ses haykıran popçu ablayı ne de başka bir şeyi düşünüyorum.O yıllar o günler o kol dersleri geliyor aklıma, hafif bir tebessüm beliriyor yüzümde.Takdir ediyorum aşkı, takdir ediyorum sabrı ya da aslında bilmediğim daha pek çok şeyi.Elimdeki bira şişesini kaldırıyorum usulca onlara doğru ,
"mutluluğunuza"...
Wednesday, November 26, 2008
Friday, October 3, 2008
Direksiyon
İlk Nöbet
Monday, September 29, 2008
Take Home Message

Sıkışık olmalı insan evladı sımsıkı hem de,götü rahata ve boşluğa erdi mi tembelliğe başlıyor hemen.Motivasyon ve hırs "quote"lerle değil de ilaçlarla temin edilebilse keşke.
İnleyen nagmeler sardı dört bir yanımı yine,bayram sıkıştırması,sınav sıkıştırması,nöbet sıkıştırması,hoca sıkıştırması...
Hava nasıl oralarda, takoza baglamakta buralarda.
Başlayamamak,başlayıp da bitirememek.
take home message: beware of docs.
fon:iron maiden-the nomad (you are the rider so mysterious)
NEVA
Tuesday, September 2, 2008
01.09.08
Her zaman kötü olacak değil ya...
Bu arada olmadı ama hallettim yine de :)
sevgiler...
Sunday, June 22, 2008
Güle Güle Gegiç
Seninle aynı yerde saatlerce bulunmamıza ragmen yanına yanaşıp bir hatıra fotografı çektiremedim,hayatım boyunca unutamayacağım bir pişmanlıktır bu.
Mekanın cennet olsun,her şey için teşekkür ederiz,
hakkını helal et,
güzel insan,güzel hoca...
Friday, June 20, 2008
Oldu mu ?
Bu sefer oldu mu acaba ?
İlk başta cok emindim ancak zamanla tereddütlere gark olmaya başladım,geçmek bilmeyen 1 hafta olacak gibi.
Olursa o kadar güzel olacak ki ama ya olmazsa işte o zaman büyük bir sıkıntı doğacak,sıktı artık...
Pozitif düşünmekten başka da bir şey gelmez şu an için.Hesaplarla kafayı kemirmek içten değil yoksa.
Wednesday, June 18, 2008
Monday, June 16, 2008
Monday, June 9, 2008
O Halde...
Evinin seni içine sigdiramayacak kadar dar oldugunu fark edeceksin...
Sokaga firlayacaksin...
Sokaklar da dar gelecek...
Tipki vücudunun yüregine dar geldigi gibi...
Ne denizin mavisi açacak içini, ne piril piril gökyüzü...
Kendini tasiyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar
küçüleceksin...
Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan...
"Önemli olan saglik."
"Yaşamak güzel."
"Boş ver, her şey unutulur."
Sen hiçbirini duymayacaksin...
Göz yaşlarindan etrafi göremez hale geleceksin...
Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarinda ölmek
isteyecek kadar çok seveceksin...
Hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
"Ölüme çare bulundu" ya da "Yarin kiyamet kopacakmis" deseler basini
kaldirip Ne dedin?" diye sormayacaksin...
Yalniz kalmak isteyeceksin...
Hem de kalabaliklarin arasinda kaybolmak...
Ikisi de yetmeyecek...
Geçmişi düşüneceksin...
Neredeyse dakika dakika...
Ama kötüleri atlayarak...
Onunla geçtigin yerlerden geçmek isteyeceksin...
Gittigin yerlere gitmek...
Bu sana hiç iyi gelmeyecek...
Ama bile bile yapacaksin...
Biri sana içindeki aciyi söküp atabilecegini söylese, kaçacaksin...
Aslinda kurtulmak istedigin halde, o aciyi yasamak için direneceksin...
Hayatinin geri kalanini onu düsünerek geçirmek isteyeceksin....
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
Herkesi ona benzetip...
Kimseyi onun yerine koyamayacaksin...
Hiçbir şey oyalamayacak seni...
Ilaçlara siginacaksin...
Birkaç saat kafani bulandiran ama asla onu unutturmayan.
Sadece bir müddet buzlu camin arkasindan seyrettiren...
Bütün sarkilar sizin için yazilmis gibi gelecek...
Bogazin dügümlenecek, dinleyemeyeceksin...
Uyumak zor, uyanmak kolay olacak...
Sabahi iple çekeceksin...
Bazen de "Hiç günes dogmasa" diyeceksin...
Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...
Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çikana sarilmak isteyeceksin
...
Nafile...
Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
Rüyalar göreceksin, gerçek olmasini istedigin...
Her siçrayarak uyandiginda onun adini söyledigini fark edeceksin...
Telefonun çalmasini bekleyeceksin...
Aramayacagini bile bile...
Her çaldiginda yüregin agzina gelecek...
Aglamakli konuşacaksin arayanlarla...
Yüregin burkulacak...
Canin yanacak...
Bir daha sevmemeye yemin edeceksin...
Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden...
Onun sesini bir kez daha duymak için yanip tutuşacaksin...
Defalarca aradigi günlerin kiymetini bilmedigin için kendinden nefret
edeceksin...
Yasadigin şehri terk etmek isteyeceksin...
Onunla hiçbir aninin olmadigi bir yerlere gidip yerleşmek...
Ama bir umut...
Onunla bir gün bir yerde karsilasma umudu...
Bu umut seni gitmekten alikoyacak...
Gel gitler içinde yasayacaksin...
Buna yasamak denirse...
Razi misin bütün bunlara...?
Hazir misin sonunda ölüp ölüp dirilmeye...?
O halde asik olabilirsin
Can Dundar
Sunday, June 8, 2008
Listen to the falling rain

original
Zaten dinlenmiyor da motor gürültüsünden,kokusu dahi gelmiyor...
But I'm still waiting for the rain to fall
listen to it pour,
and with every drop of rain
you know i love you more
let it rain all night long,
let my love for you go strong,
as long as we're together
who cares about the weather?
listen to the falling rain,
listen to it fall,
and with every drop of rain,
i can hear you call,
call my name right out loud,
i can here above the clouds
and i'm here among the puddles,
you and i together huddle.
listen to the falling rain,
listen to it fall.
it's raining,
it's pouring,
the old man is snoring,
went to bad
and bumped his head,
he couldn't get up in the morning,
listen to the falling rain,
listen to the rain.
Saturday, June 7, 2008
Can Yucel
demeyeceksin. Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
senin o'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...
yerin seni çektigi kadar agirsin
kanatlarin çirpindigi kadar hafif..
kalbinin attigi kadar canlisin
gözlerinin uzagi gördügü kadar genç...
sevdiklerin kadar iyisin
nefret ettiklerin kadar kötü..
ne renk olursa olsun kasin gözün
karsindakinin gördügüdür rengin..
yasadiklarini kar sayma:
yasadigin kadar yakinsin sonuna; ne kadar yasarsan yasa,
sevdigin kadardir ömrün..
gülebildigin kadar mutlusun
üzülme bil ki agladigin kadar güleceksin
sakin bitti sanma her seyi,
sevdigin kadar sevileceksin.
günesin dogusundadir doganin sana verdigi deger
ve karsindakine deger verdigin kadar insansin
bir gün yalan söyleyeceksen eger
birak karsindaki sana güvendigi kadar inansin.
ay isigindadir sevgiliye duyulan hasret
ve sevgiline hasret kaldigin kadar ona yakinsin
unutma yagmurun yagdigi kadar islaksin
günesin seni isittigi kadar sicak.
kendini yalniz hissetigin kadar yalnizsin
ve güçlü hissettigin kadar güçlü.
kendini güzel hissettigin kadar güzelsin..
iste budur hayat!
bunu hatirladigin kadar yasarsin
bunu unuttugunda aldigin her nefes kadar üsürsün
ve karsindakini unuttugun kadar çabuk unutulursun
çiçek sulandigi kadar güzeldir
kuslar ötebildigi kadar sevimli
bebek agladigi kadar bebektir
ve herseyi ögrendigin kadar bilirsin bunu da ögren,
sevdigin
kadar
sevilirsin...









